12 Nisan 2019 Cuma

Yıllar Sonra..

En son yazdığım yazının ardından neredeyse 7 yıl geçmiş..

Yazılarımı yazmaktan vazgeçtiğim için değil, yeterince okunduğundan emin olamadığım için bırakmıştım aslında. Dönemin parlayan yıldızı Instagram hala günümüzde en aktif olarak kullanılan sosyal medya aracı olmayı sürdürüyor ne de olsa. Ama bloğu açıp biraz okuyunca sanki bu yazıların çok daha ruha dokunan, duygusal bir boyutunun olduğunu görmemle arada bir de olsa tekrar gezi yazıları yazmaya karar verdim.


Aradan geçen 7 yılda hayatım oldukça değişti. Son yazımdan bir kaç ay önce tanıştığım hayatımın aşkı ile evlendim ve bu yazı itibarıyla bir buçuk yaşında olan bir kızım oldu. Artık tek bilet değil, iki bilet almak ve gezi organizasyonlarını buna göre yapmak oldukça farklı. Yakında üç adet bilet almamın gerekeceğinin tek tesellisi belki de dar gövdeli uçaklarda sadece ailemle üç kişi yanyana oturmanın verdiği mutluluk :)

Ziyaret ettiğim farklı ülke sayısı 44'e yükseldi. Çok net itiraf etmeliyim, 30'dan sonra gittiğim çoğu ülke, daha önce neden sıralamada ön plana almadığımı kanıtlarcasına benzer gelmeye başladı. Hala hayalimde ve hedeflerimde Brezilya-Arjantin, Güney Afrika - Magadaskar ve Avustralya - Yeni Zelanda rotaları bulunuyor. Hayalim dememdeki en büyük etken, son yazı yazdığım Kasım 2012'de USD kuru 1.8 ken 2019 Nisan itibarıyla 5.8 olması aslında. İyi ki diyorum o yıllarda son kuruşuma kadar gezmeye ve keşfetmeye harcamışım :)

Yeni hedefim küçük kızım Maya'nın benim gördüğüm ülke sayısından daha çok ülke görmesini sağlamak. Bir yaşını doldurmadan gördüğü dört ülke bile şimdiden ne kadar iddalı olduğunu gösteriyor. Çok yakında gittiğin her ülkede fiyat performans açısından uygun bulduğum oteller, yemek ve gezi rotası tüyoları içeren bir yazı yayınlayacağım. O zamana kadar görüşmek üzere.

Not: Klasik müzik önerisi: Chopin - Spring Waltz

Instagram

1 Kasım 2012 Perşembe

Zamanda Yolculuk..

                                                                                          St Petersburg, Rusya
                                                                                                 29.10.2012

Lokal saat: 11:25, Destinasyon saati: 09:25, varış süresi: hızlı tren ile 3:30 saatten az..
Uluslararası yolculuklarda en sevdiğim şey zamana verdiğimiz değeri düşünmek.. 25 dakika sonra Finlandiya sınırını geçtiğimizde saatler 2 saat geriye alınacak ve biraz önce "12 oldu, kışın günün yarısı eder" dediğimiz saat, sabah 10'a geri dönecek.

GMT'ler, yaz saati uygulamaları vs..

Aslında tüm insanların bu saatlerle oynayarak yapmak istedikleri olabildiğince gün ışığını aktif saatlerde kullanarak 07:00-17:00'yi en etkili şekilde değerlendirmek. Ancak sınırın değişmesiyle 2 saat oynaması, insana bu uygulamanın mantığını sorgulatıyor.. En çok da bu sınır bölgelerinde yaşayan insanların saatle ilgili hikayelerini merak ediyorum. Düşünsenize, örneğin doğum gününüzü sınırı geçerek 24+2 saat boyunca kutlayabilirsiniz.. Ya da yeni yıla 2 saat erken girip bir kaç km ötedeki arkadaşlarınıza gelecekten mesaj atabilirsiniz.. :) (Vainukkula - Vyborg'lu varsa aranızda hikayelerini bana da anlatsın)

Ülkemizde de tartışılan yaz saati uygulaması Rusya’da yapılmadığından bu 2 saatlik fark ortaya çıkıyor. Her ne kadar bizde “6 ayda şu kadar enerji karımız oluyor, bunu tüm yıla yayarsak ikiye katlarız” mantığıyla bakılsa da bunu ilk uygulamaya başlayan ülkelerin daha bilimsel sebepleri olduğuna eminim.

Bloguma uzun süredir yazı yazmamın sebebi aslında gezmeyi ve deneyimlemeyi bırakmam değil, daha çok günümüzün diğer populer sosyal medya araçlarını kullanıyor olmam.. Ayrıca uçakta önümde oturan bir “meşe”’nin verdiği rahatsızlık hiç bir zaman bitmeyecek gibi görünüyor :)

2012 yılında planladığım yurtdışı gezilerinin sonuna gelirken, bu yıl 1 senelik vizemin olmasından dolayı gayet verimli geçtiğini görüyorum. Şu anda içinde olduğum St Petersburg - Helsinki treninde, bu tatilde daha önce görmediğim 3 ülke daha görmüş olmanın verdiği mutluluk ve yorgunlukla bu satırları yazıyorum.

Tek başıma çıktığım gezilerde özellikle yabancı birileriyle tanışıp onların hikayelerini dinlemek hoşuma gidiyor. Bu yolculuğum boyunca: İzmirde yaşayan İngiliz bir dilbilimci ve kızı, bir Japon, bir Rus yurttaş, bir Türk aile, bir Gürcü ve eşi Türk olan bir garson Rus ile tanıştım. İçlerinden en ilginç olanı Helsinki şehir merkezinde; kar fırtınası nedeniyle ertelenen Tallinn feribotunu beklerken, sabahın 7'sinde fotoğraf çekerken tanıştığım bir Japonun bana Japonya'da TL'nin şuan çok populer olduğunu ve kendisinin de TL bonosuna yatırım yaptığını söylemesiydi. Hatta benimle tanışmaktan memnuniyetini fotoğrafımı çekerek gösterdi. Tek pişmanlığım bu kadar ilgi gösteren birine cebimden çıkarıp TL'yi göstermemek oldu. Onu da sabahın 7'sinin azizliğine veriyorum :)

Rusya - Estonya ve Finlandiya için herşeyin beklediğim kadar güzel ama bir o kadar da soğuk olduğunu söylemeliyim. iPhone'umdaki hava durumu uygulaması, bugün için bu 3 ülkede gezdiğim şehirleri -2, 1 ve 3 derece olarak gösteriyor.. Bense dışarıdaki güneşli günü tren içinde tshirtle oturabilmenin verdiği mutlulukla izliyorum..

"My husband is Turkish.." ve "Bugün anne geliyor İstanbul'dan.." biraz önce trenin yemek vagonundan kahve aldığım kafeteryada çalışan garson kızın Türk - Rus birlikteliğini anlatan kısa bir diyaloguydu bunlar. Ben de spasiba ve paca ile öğrendiğim Rusça kelimeleri sıraladım.

St Petersburg'a gelince.. Evet her yer mimari açıdanbir başyapıt ve tahminen 1800'lerin başında çarın "elimizde bu kadar para, bu kadar taş ve bu kadar insan gücü varken neden bu şehri dünyanın en güzeli yapmıyoruz?"  fikriyle geliştirdiğini gözlerimle görmüş oldum. Hayır, İngilizce bilmiyorlar (Türkiye'den çok daha düşük seviyede İngilizce konuşan var, en azından turistik işlerde) ama McDonalds ve Burger King tamamen dolu, Halloween kutlanıyor ve azımsanamayacak sayıda Irish Bar var. Burada tanıştığım yurttaş Maria'ya göre yanlış zamanda bu şehre gelmişim.. Haziran'da 2 hafta hava sıcak oluyormuş, günler uzun, insanlar mutlu, turistler bol oluyormuş.. Tamam güzel de bu 2 hafta için Ekim sonunda başlayıp Mart sonuna kadar devam eden ağır kış şartları çekilir mi? Görünüşe göre onlar "evet" diyor.. Ayrıca biri bana Kuzey Yarımkürede Haziran ayının güzel geçmediği bir yer söyleyebilir mi?

Son yıllarda ülkemizde aldığım en iyi haberlerden olan Rusya ile vizelerin kaldırılması (ki vize büyük derttir, uğraşan bilir.. Örneğin Rusya şuan trende beraber bulunduğum Danimarka ve Finlandiyalılara vize uyguluyor) bana hep merak ettiğim bu ülkeyi ziyaret etme fırsatı verdi. - Bu arada harita üzerinde St Petersburg'dan sadece yarım parmak kadar kuzeyde olan Vyborg şehrindeki kar kalınlığının 20 cm in üzerinde olması da şaşırtmıyor değil..-

Kuzeyin soğuğa dayanıklı insanlarının, çekici bayanların, yurttaşların ve "süper gücün" bu vitrin başkenti pek çok açıdan beklentilerimin üzerinde. Dökülen kan kilisesi, (adından çok öte çocuklar için tasarlanmış kocaman şirin bir şekerlemeye benziyor) Moskova’daki ile beraber zaten ülkenin sembolü. Hermitaj için de 1 ayda anca gezilir deniyor (kimin o kadar zamanı ve parası varsa artık..) Yine de bir daha bu taraflara gelicek olursam “Haziran’da gelmeli” olarak notumu alıyorum.

Helsinki ve Tallinn hakkında daha önce çok bilgim yoktu ve belki de bu yüzden beni etkilemeyi başaran iki şehir oldular. Helsinki modernliği, şıklığı ve temizliği ile gördüğüm çoğu Avrupa başkentinden üstün. Tallinn ise çok şirin bir ortaçağ şehrine sahip. (Buradaki kalış sürem çok kısıtlı olduğundan Old Town dışına çıkamadım). Bu şehirler hakında beni en çok düşündüren; zamanında av için gelinen bu topraklarda, kış şartları görüldükten ve hatta buzul çağı deneyimlendikten sonra neden insanların sıcak topraklara dönmemiş olması.. Kim bilir, belki de insanlar Haziran’daki o 2 sıcak haftanın umuduyla yıllardır buradadır.. :)

                                                                                              EIT, Vyborg, Russia
                                                                                              Monday, 29.10.2012
                                                                                              Local time: 12:40

PS: 12:53 ile 10:53 arası bir zamanda sınırı geçerken.. Vainikkula’da.. “Her yerde kar var”..

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Ireland!

It's rainy sunny. Ayerland diye telafuz edilen bu yemyeşil adanın hava durumu için geçerli olan tek yorum bu olsa gerek. Herşeyin öncesinde, İrlanda geçmişiyle ilgili bir hapishane turu sırasında; rehberin "Sorusu olan var mı?" demesine yanıt olarak 4-5 yaşlarındaki sarışın, küçük bir kızın "burada hayalet var mı?" diye sormasıyla uzun süre tüm grubun gülmesini unutamıyorum.

 Ayrıuca İrlandaya giden herhangi birinin görmeden geri dönmemesi gereken "Cliffs of Moher" bu ülkede edindiğim en güzel deneyimlerden biriydi. Çok dik kayalıklardan oluşan ve vahşi doğa şartlarının başka hiç bir yerde bulunmayan kuş türlerine yaşam alanı yarattığı bu müthiş manzara, kesinlikle yaşanılması gereken bir deneyim.








Hayatımda ilk defa sağ taraftan yönetilen bir arabayla sağ şeritten araba kullanma deneyimini burda yaşadım. Özellikle karşı yola geçmek isterken her zaman baktığınız yön yerine tersten gelen bir arabayı görmek korkutucu olabiliyor.









Söylemeye bile gerek görmüyorum ama 600 km süren gün boyu yolculuğu "not even a scratch" ile tamamladım :) (Özellikle co-pilotuma hatırlatılır)

Edinburgh Trip

Edinbara..

Ortaçağ temalı şehirler arasında sanırım en çok burayı beğendim! Geniş sokakları ve daha önce görmediğim kadar düzgün bir şehir planıyla kuruluşunda bir şehir planlamacısının elinden çıktığı çok belli olan bu küçük şehrin farklı bir büyüsü var.

Edinburgh kalesi, satışı yapılan William Wallace kılıçları ve eşsiz whisky deneyimiyle her erkek için büyük merak potansiyeli taşıyan bir yer burası!  Örneğin "whisky experience" öncesi ve sonrası arasındabu içkiye bakışım arasında büyük fark var. "Blended whisky" etiketinin bana uygun olmadığını öğrenmenin yanısıra, hangi single maltın whisky moduma uygun olduğunu da öğrenmiş oldum.





Hala neden o 60€'ya satılan kendimden büyük ve efsanevi görünen kılıcı almadığımı sorguluyorum. "Kılıçla ne yapılır ki?" demeyin, hayatım boyunca hep bunlardan birine sahip olmak istemişimdir. Eğer bir gün bu yazıyı okuduktan kısa bir süre sonra doğum günüm (17 Nisan) olduğunu farkedersiniz, artık ne istediğimi biliyorsunuz ;)

Londra, June 19th, 2011

Güneşli, sıcak ve rahatlatıcı bir ada havası.. Kesinlikle geçen hafta gezi için gittiğim Birleşik Krallık ve İrlanda yolculuğunu tanımlamayan kelimler bunlar..

Londra'nın havası daha önceden okuduğum ve izlediğim tüm bilgilerle oluşturduğum beklentilerimi karşıladı. İnanılmaz bir şekilde birbirine bağlanmış komplike bir metro ağı, her ırktan insanların görülebileceği kalabalık sokakları ve "London" markası altında kendini pazarlama kabiliyetiyle beni kendine hayran bıraktı. 30%'unun yeşil alanlardan oluşmasından gururlu Avrupa'nın bu en "yeşil" kentinin her köşesinde bir park ve en küçük bir güneş belirtisiyle kendini parkta güneşlenmeye atan "Londoner" ları görmek mümkün.

Londra; "en çok neresini beğendin?" tarzında bir soruyu yanıtlamak yerine sahip olduğu tüm özellikleriyle kendine hayran bırakan bir şehir. Sürekli bir emir cümlesiyle metro ve platform arasındaki boşluğa dikkat çeken metro anonsları, tersten akmasına rağmen neredeyse kusursuz olan trafiği unutulmayacaklardan.

Ancak bu şehri Avrupada'ki "Sık Kullanılanlar"  listeme ekleyemiyorum. Zira Venedik'in büyüsü, Barcelona'nın müthiş atmosferi ve Hollanda'nın ezber bozan yaşam tarzına çok ayıp olurdu :)

24 Nisan 2011 Pazar

İSTANBUL BENİ KORKUTUYORSUN!

Oldukça uzun bir süredir yazma isteği duymama rağmen işe başlama, gündelik telaşlar ve hayatı dolu dolu yaşama adına klavyemi uzak tutuyordum. Bugüne kadar.

Aslında İstanbul’a çalılşmak için gelme fikrine çok alışık olsam da iş bulup yerleşme sürecinin ne olup bittiğini anlamayacak kadar hızlı geçirmem beni uzun süre oyaladı. Ağustos ortalarında aldığım “yarın akşama kadar şu kadar belgeyi toparlayıp sizi sözleşme imzalamak için İstanbul’a bekliyoruz” telefonundan sonra bu bloga yazacak çok şeyim olacağı için sevinmiştim. O günden bugüne hızlı bir flash forward yapmak istiyorum;

Bölüm 1 İstanbul’a taşınma

Öncelikle bir emlak danışmanı olsaydım ne yapmazdım diye düşündüren tanıdığım ilk kişiyi tebrik etmek istiyorum. İsteklerinizi anlattığınızda (ki bunlar gayet materyalize olmuş şeyler) tamamen tersine yönlendirmek bir pazarlama stratejisi midir bilmiyorum ama küçük bir ev ararken büyüğüne, temiz bir banyonun olmazsa olmaz olarak bahsedildiği ortamda en son ne zaman insanın uğradığı bilinmeyen kapkara bir tuvalete sahip eve götürmek kesinlikle kendisine değer katmadı. Bunlarla yetinmeyip, ilk 2 kötü alternatiften sonra parapsikolojik olarak etkileneceğimi düşündüğünü tahmin ettiğim “süper eve” doğru yola koyulduk. Yine beni yanıltmayarak daha kapının önünde 10 dk boyunca anahtarı yuvasına adete oyarak sokmaya çalışan bu kişi, “açamadım ama evi çok beğeneceğinizden eminim, 100 TL de indirim yapıyım bu evi tutun” tarzında saçmalayarak İstanbul’da ev arama konusunda ne kadar yanlış bir noktada olduğumu kanıtladı.

Bölüm 2 İstanbul’da yaşam

                Oturduğum Nişantaşı semti sayesinde sadece işten eve giderken gördüğüm pek çok ünlü insan bile bazen kendimi iyi hissetmeme yeterli olabiliyor. İstanbul ortalamasının üstünde bir kalitede insan kitlesinin yaşadığı söylenilen bu semtte bile her türlü insana rastlamak mümkün. Örneğin bu tarz bir insana bir Cumartesi sabahı göz damlası almak için gittiğim eczanede rastladım. Göz damlası almak istediğimi belirttiğim eczacı ilacı verirken kullanma sıklığını belirtti ve benim “çok değil mi?” diye sormama karşılık “bunların içinde prezervatif (koruyucu madde) yok, rahatlıkla kullanabilirsiniz” dedi. Bunu duyan eczanedeki 3. Şahıs ise “prezervatif mi? sakat olmasın, gözüne sıkacak!” demesiyle yaşama isteğimi geçici olarak kaybettim.

                Avrupa’nın en yüksek binası (anten boyu farkıyla) olan İstanbul Sapphire’in açılmasından 2 gün sonra Türkiyedeki ilk gökdelen observation desk alanı olan 236. metredeki en üst kata gitmeye karar verdim. Açılışının iki gün önce başbakan tarafından yapıldığını öğrendiğim yapı, ilk günleri olması nedeniyle teknik aksaklıklar yaşıyor, içerideki kalabalık neden yürüyen merdivenlerin çalışmadığını merak ediyorken o kadar yükseğe çıkmanın mantıklı olup olmadığını düşünüyordum.  Gözetleme alanının en üstten 2 kat aşağıda olması ve etrafının henüz temizlenemeyen camdan yapılması nedeniyle en üste kata çıkıp resim çekmek istiyordum. Kısa bir araştırmadan sonra yangın merdivenine benzeyen dar bir merdiven aracılığıyla en üste çıkılabildiğini ve buradan açık havada 360 derece etrafı izleyebileceğimi öğrendim. Merdivenlerin en sonuna vardığımda hala 2 gün önce açılmanın verdiği inşaat çalışmaları devam ediyordu. Tam fotoğraf makinemi çıkarıp etrafın resmini çekmeye çalışacaktım ki biri “Dur, burası yasak.” diye seslendi. O kadar merdiven çıkmanın üzerine binanın çatısına çıkmanın neden yasak olduğunu sormak için “Neden?” dememi bitirmeden “Patlayıcılar var, bugün yasak!” diye bağıran işçi beni gerçekten korkutmayı başardı. Nedenini sormak isteyen gözlerle baktığımı gören diğer işçinin “bu akşam açılış için havai fişek gösterisi olacak, o yüzden yarından itibaren açık burası” demesiyle içim rahatladı. Yani aslında patlayıcılar iyi huyluydu ve benim fotoğraf çekmek için çatıda olmam onlar için bir tehlikeydi! İstanbul gerçekten ezber bozan bir yer.
               

23 Haziran 2009 Salı

Yeniden Hollanda! (Turkish)

Yeniden Hollanda! (Turkish)



Uc yil sonra tekrar Hollanda’ya geri donmek cok degisik bir duygu. Aslinda eve geri donmekten farksiz olmakla beraber, cok daha buruk bir his kapliyor icimi. Sanki bir kac yildir geziyorum ve evime yeni donuyorum gibi hissettim Schiphol’e inince. Bilet alirken ‘dank u wel’ yerine ‘graage dan’ demem de hem bu dilden yeterince uzak kaldigimi, hem de hala aklimda bir seylerin oldugunu kanitlar gibiydi. Bilet satis gorevlisinin o `bir sey degil anlamina gelir yanlis kullaniyorsun` demesiyle kendime geldim. Bilet fiyatlarinin hatirladigimdan cok daha degisik oldugunu de belirtmeliyim.











Amsterdam, yagmurlu ve soguk bir havayla karsiladi beni.. Sadece 1 km uzakta olan otelime; sabit ucret olan 7.5 euro yerine 20 euroya goturen afgan taksiciye hala soyleyecek bir seyler var icimde. Otelin merdivenlerinin internetten yaptigim arastirmalarda cok dar ve dik oldugunu onceden biliyordum ama elinizde 25 kiloluk valiz, 10 kiloluk sirt cantasi ve torbalar olunca daha bi gercekci yasiyor insan.






Ustelik lobi de 2. Katta oldugu icin otele girer girmez birinden rica edemiyorsunuz ( ya da en azindan ofkenizi gosteremiyorsunuz ). Eski ve kucuk bir Hollanda evinden bozma olan bu otel, oda olarak adlandirilan kucuk bolmeye geldigimde gozumden daha da dustu. Buyuk valizimin yanlamasina sigmamasi, buraya odedigim para icin kendime kizmama neden oldu. Tek avantaji Dam Square’e 2 dk uzakta olmasi olan Di-Ann adindaki oteli kimseye onermiyorum.. Aslinda eski Hollanda mimarisinde oldugu ileri surulen (cunku gunumuz Hollandalilarinin hepsi 2 metrelik dev insanlar) bu binalardaki otelleri kimseye tavsiye etmiyorum.
Madrid’in sicak ve temiz sokaklarindan sonra Amsterdam’in kanabis kokulu, islak ve soguk sokaklari pek cekici gelmiyor. Saat gece 10 olmasina ragmen hala hava yari aydinlik. Zaten Hollanda’da daha onceden de hatirladigim bu alaca karanlik kusaginin yaklasik 3 saat surmesi her zaman ilgimi cekmistir. Aciktan koyu maviye dogru hava degisirken 3 saat boyunca gunduzu uzatmali yasamak buyuk bir zevk, ozellikle 11 gibi bara gidip, 3 gibi ciktiginizda hemen hemen hic karanlik bir havayla karsilasmiyorsunuz.


Amsterdam aynen biraktigim gibi duruyor.. Yolda size binbir turlu uyusturucu satmaya calisanlardan biraz kurtulunca istediginiz yere gidebiliyorsunuz. Zaten bu sehirde yalniz olarak dolasmak cok da sorun degil. Hemen hemen her kosede cok enteresan bi bar ya da ozel bir bolgede degisik tatlar denebilecek mekanlar mevcut.


Genel olarak Hollandalilarin kibar ve dost canlisi olduklarini soyleyebilirim. Oyle ki bu olayi bir arkadasimin Avrupa genelinde kanunlarin bir olmamasindan kaynaklanan yasadigi bir sorunla gormus oldum. Lina’ya eslik etmek icin polisleri beklerken bizi alikoyduklari icin uzuntu duyduklarini ifade eden muze yetkilileri, en azindan bize kucuk bir hediye vererek moralimizi duzeltmeye calisti. Sonrasinda pek de muze gezme hevesimiz kalmadigi icin cok daha fazla zaman kaybetmeden burdan ayrildik.


Hollanda’daki son gunumu bir yilimi ogrenci olarak gecirdigim Groningen’e ayirdim. Bu kucuk, soguk ve bisiklet dolu sehir biraktigimdan beri hic degismemis.. Zaten sehrin cogu kismi son 300 yilda hic degismise benzemiyor. Bisiklet kiralayarak butun sehri gezme fikri gayet iyi bir fikir olsa da, 3 yilin verdigi hafiza kaybi nedeniyle extra turlar atarak okulumu zar zor bulabildigimi soylemeliyim. Yurtta kaldigim sirada kat arkadasim olan Kristyle yaptigimiz bu turlar sirasinda, kendi yurdumuza da ugrayip ortamin degisip degismedigini kontrol ettik. Aslinda hersey ayni olmasina ragmen konustugumuz bir Alman bize bu sene hic de memnun olmadiklarini ve oldukca sikici bir yil gecirdiklerini anlatti. Sehrin en kosesinde onlarca fotograf cekildikten sonra bavulumu toplamak ve Istanbul’a dogru ertesi gun yola cikabilmek icin Amsterdam’a geri dondum.