3 Ağustos 2011 Çarşamba

Ireland!

It's rainy sunny. Ayerland diye telafuz edilen bu yemyeşil adanın hava durumu için geçerli olan tek yorum bu olsa gerek. Herşeyin öncesinde, İrlanda geçmişiyle ilgili bir hapishane turu sırasında; rehberin "Sorusu olan var mı?" demesine yanıt olarak 4-5 yaşlarındaki sarışın, küçük bir kızın "burada hayalet var mı?" diye sormasıyla uzun süre tüm grubun gülmesini unutamıyorum.

 Ayrıuca İrlandaya giden herhangi birinin görmeden geri dönmemesi gereken "Cliffs of Moher" bu ülkede edindiğim en güzel deneyimlerden biriydi. Çok dik kayalıklardan oluşan ve vahşi doğa şartlarının başka hiç bir yerde bulunmayan kuş türlerine yaşam alanı yarattığı bu müthiş manzara, kesinlikle yaşanılması gereken bir deneyim.








Hayatımda ilk defa sağ taraftan yönetilen bir arabayla sağ şeritten araba kullanma deneyimini burda yaşadım. Özellikle karşı yola geçmek isterken her zaman baktığınız yön yerine tersten gelen bir arabayı görmek korkutucu olabiliyor.









Söylemeye bile gerek görmüyorum ama 600 km süren gün boyu yolculuğu "not even a scratch" ile tamamladım :) (Özellikle co-pilotuma hatırlatılır)

Edinburgh Trip

Edinbara..

Ortaçağ temalı şehirler arasında sanırım en çok burayı beğendim! Geniş sokakları ve daha önce görmediğim kadar düzgün bir şehir planıyla kuruluşunda bir şehir planlamacısının elinden çıktığı çok belli olan bu küçük şehrin farklı bir büyüsü var.

Edinburgh kalesi, satışı yapılan William Wallace kılıçları ve eşsiz whisky deneyimiyle her erkek için büyük merak potansiyeli taşıyan bir yer burası!  Örneğin "whisky experience" öncesi ve sonrası arasındabu içkiye bakışım arasında büyük fark var. "Blended whisky" etiketinin bana uygun olmadığını öğrenmenin yanısıra, hangi single maltın whisky moduma uygun olduğunu da öğrenmiş oldum.





Hala neden o 60€'ya satılan kendimden büyük ve efsanevi görünen kılıcı almadığımı sorguluyorum. "Kılıçla ne yapılır ki?" demeyin, hayatım boyunca hep bunlardan birine sahip olmak istemişimdir. Eğer bir gün bu yazıyı okuduktan kısa bir süre sonra doğum günüm (17 Nisan) olduğunu farkedersiniz, artık ne istediğimi biliyorsunuz ;)

Londra, June 19th, 2011

Güneşli, sıcak ve rahatlatıcı bir ada havası.. Kesinlikle geçen hafta gezi için gittiğim Birleşik Krallık ve İrlanda yolculuğunu tanımlamayan kelimler bunlar..

Londra'nın havası daha önceden okuduğum ve izlediğim tüm bilgilerle oluşturduğum beklentilerimi karşıladı. İnanılmaz bir şekilde birbirine bağlanmış komplike bir metro ağı, her ırktan insanların görülebileceği kalabalık sokakları ve "London" markası altında kendini pazarlama kabiliyetiyle beni kendine hayran bıraktı. 30%'unun yeşil alanlardan oluşmasından gururlu Avrupa'nın bu en "yeşil" kentinin her köşesinde bir park ve en küçük bir güneş belirtisiyle kendini parkta güneşlenmeye atan "Londoner" ları görmek mümkün.

Londra; "en çok neresini beğendin?" tarzında bir soruyu yanıtlamak yerine sahip olduğu tüm özellikleriyle kendine hayran bırakan bir şehir. Sürekli bir emir cümlesiyle metro ve platform arasındaki boşluğa dikkat çeken metro anonsları, tersten akmasına rağmen neredeyse kusursuz olan trafiği unutulmayacaklardan.

Ancak bu şehri Avrupada'ki "Sık Kullanılanlar"  listeme ekleyemiyorum. Zira Venedik'in büyüsü, Barcelona'nın müthiş atmosferi ve Hollanda'nın ezber bozan yaşam tarzına çok ayıp olurdu :)

24 Nisan 2011 Pazar

İSTANBUL BENİ KORKUTUYORSUN!

Oldukça uzun bir süredir yazma isteği duymama rağmen işe başlama, gündelik telaşlar ve hayatı dolu dolu yaşama adına klavyemi uzak tutuyordum. Bugüne kadar.

Aslında İstanbul’a çalılşmak için gelme fikrine çok alışık olsam da iş bulup yerleşme sürecinin ne olup bittiğini anlamayacak kadar hızlı geçirmem beni uzun süre oyaladı. Ağustos ortalarında aldığım “yarın akşama kadar şu kadar belgeyi toparlayıp sizi sözleşme imzalamak için İstanbul’a bekliyoruz” telefonundan sonra bu bloga yazacak çok şeyim olacağı için sevinmiştim. O günden bugüne hızlı bir flash forward yapmak istiyorum;

Bölüm 1 İstanbul’a taşınma

Öncelikle bir emlak danışmanı olsaydım ne yapmazdım diye düşündüren tanıdığım ilk kişiyi tebrik etmek istiyorum. İsteklerinizi anlattığınızda (ki bunlar gayet materyalize olmuş şeyler) tamamen tersine yönlendirmek bir pazarlama stratejisi midir bilmiyorum ama küçük bir ev ararken büyüğüne, temiz bir banyonun olmazsa olmaz olarak bahsedildiği ortamda en son ne zaman insanın uğradığı bilinmeyen kapkara bir tuvalete sahip eve götürmek kesinlikle kendisine değer katmadı. Bunlarla yetinmeyip, ilk 2 kötü alternatiften sonra parapsikolojik olarak etkileneceğimi düşündüğünü tahmin ettiğim “süper eve” doğru yola koyulduk. Yine beni yanıltmayarak daha kapının önünde 10 dk boyunca anahtarı yuvasına adete oyarak sokmaya çalışan bu kişi, “açamadım ama evi çok beğeneceğinizden eminim, 100 TL de indirim yapıyım bu evi tutun” tarzında saçmalayarak İstanbul’da ev arama konusunda ne kadar yanlış bir noktada olduğumu kanıtladı.

Bölüm 2 İstanbul’da yaşam

                Oturduğum Nişantaşı semti sayesinde sadece işten eve giderken gördüğüm pek çok ünlü insan bile bazen kendimi iyi hissetmeme yeterli olabiliyor. İstanbul ortalamasının üstünde bir kalitede insan kitlesinin yaşadığı söylenilen bu semtte bile her türlü insana rastlamak mümkün. Örneğin bu tarz bir insana bir Cumartesi sabahı göz damlası almak için gittiğim eczanede rastladım. Göz damlası almak istediğimi belirttiğim eczacı ilacı verirken kullanma sıklığını belirtti ve benim “çok değil mi?” diye sormama karşılık “bunların içinde prezervatif (koruyucu madde) yok, rahatlıkla kullanabilirsiniz” dedi. Bunu duyan eczanedeki 3. Şahıs ise “prezervatif mi? sakat olmasın, gözüne sıkacak!” demesiyle yaşama isteğimi geçici olarak kaybettim.

                Avrupa’nın en yüksek binası (anten boyu farkıyla) olan İstanbul Sapphire’in açılmasından 2 gün sonra Türkiyedeki ilk gökdelen observation desk alanı olan 236. metredeki en üst kata gitmeye karar verdim. Açılışının iki gün önce başbakan tarafından yapıldığını öğrendiğim yapı, ilk günleri olması nedeniyle teknik aksaklıklar yaşıyor, içerideki kalabalık neden yürüyen merdivenlerin çalışmadığını merak ediyorken o kadar yükseğe çıkmanın mantıklı olup olmadığını düşünüyordum.  Gözetleme alanının en üstten 2 kat aşağıda olması ve etrafının henüz temizlenemeyen camdan yapılması nedeniyle en üste kata çıkıp resim çekmek istiyordum. Kısa bir araştırmadan sonra yangın merdivenine benzeyen dar bir merdiven aracılığıyla en üste çıkılabildiğini ve buradan açık havada 360 derece etrafı izleyebileceğimi öğrendim. Merdivenlerin en sonuna vardığımda hala 2 gün önce açılmanın verdiği inşaat çalışmaları devam ediyordu. Tam fotoğraf makinemi çıkarıp etrafın resmini çekmeye çalışacaktım ki biri “Dur, burası yasak.” diye seslendi. O kadar merdiven çıkmanın üzerine binanın çatısına çıkmanın neden yasak olduğunu sormak için “Neden?” dememi bitirmeden “Patlayıcılar var, bugün yasak!” diye bağıran işçi beni gerçekten korkutmayı başardı. Nedenini sormak isteyen gözlerle baktığımı gören diğer işçinin “bu akşam açılış için havai fişek gösterisi olacak, o yüzden yarından itibaren açık burası” demesiyle içim rahatladı. Yani aslında patlayıcılar iyi huyluydu ve benim fotoğraf çekmek için çatıda olmam onlar için bir tehlikeydi! İstanbul gerçekten ezber bozan bir yer.
               

23 Haziran 2009 Salı

Yeniden Hollanda! (Turkish)

Yeniden Hollanda! (Turkish)



Uc yil sonra tekrar Hollanda’ya geri donmek cok degisik bir duygu. Aslinda eve geri donmekten farksiz olmakla beraber, cok daha buruk bir his kapliyor icimi. Sanki bir kac yildir geziyorum ve evime yeni donuyorum gibi hissettim Schiphol’e inince. Bilet alirken ‘dank u wel’ yerine ‘graage dan’ demem de hem bu dilden yeterince uzak kaldigimi, hem de hala aklimda bir seylerin oldugunu kanitlar gibiydi. Bilet satis gorevlisinin o `bir sey degil anlamina gelir yanlis kullaniyorsun` demesiyle kendime geldim. Bilet fiyatlarinin hatirladigimdan cok daha degisik oldugunu de belirtmeliyim.











Amsterdam, yagmurlu ve soguk bir havayla karsiladi beni.. Sadece 1 km uzakta olan otelime; sabit ucret olan 7.5 euro yerine 20 euroya goturen afgan taksiciye hala soyleyecek bir seyler var icimde. Otelin merdivenlerinin internetten yaptigim arastirmalarda cok dar ve dik oldugunu onceden biliyordum ama elinizde 25 kiloluk valiz, 10 kiloluk sirt cantasi ve torbalar olunca daha bi gercekci yasiyor insan.






Ustelik lobi de 2. Katta oldugu icin otele girer girmez birinden rica edemiyorsunuz ( ya da en azindan ofkenizi gosteremiyorsunuz ). Eski ve kucuk bir Hollanda evinden bozma olan bu otel, oda olarak adlandirilan kucuk bolmeye geldigimde gozumden daha da dustu. Buyuk valizimin yanlamasina sigmamasi, buraya odedigim para icin kendime kizmama neden oldu. Tek avantaji Dam Square’e 2 dk uzakta olmasi olan Di-Ann adindaki oteli kimseye onermiyorum.. Aslinda eski Hollanda mimarisinde oldugu ileri surulen (cunku gunumuz Hollandalilarinin hepsi 2 metrelik dev insanlar) bu binalardaki otelleri kimseye tavsiye etmiyorum.
Madrid’in sicak ve temiz sokaklarindan sonra Amsterdam’in kanabis kokulu, islak ve soguk sokaklari pek cekici gelmiyor. Saat gece 10 olmasina ragmen hala hava yari aydinlik. Zaten Hollanda’da daha onceden de hatirladigim bu alaca karanlik kusaginin yaklasik 3 saat surmesi her zaman ilgimi cekmistir. Aciktan koyu maviye dogru hava degisirken 3 saat boyunca gunduzu uzatmali yasamak buyuk bir zevk, ozellikle 11 gibi bara gidip, 3 gibi ciktiginizda hemen hemen hic karanlik bir havayla karsilasmiyorsunuz.


Amsterdam aynen biraktigim gibi duruyor.. Yolda size binbir turlu uyusturucu satmaya calisanlardan biraz kurtulunca istediginiz yere gidebiliyorsunuz. Zaten bu sehirde yalniz olarak dolasmak cok da sorun degil. Hemen hemen her kosede cok enteresan bi bar ya da ozel bir bolgede degisik tatlar denebilecek mekanlar mevcut.


Genel olarak Hollandalilarin kibar ve dost canlisi olduklarini soyleyebilirim. Oyle ki bu olayi bir arkadasimin Avrupa genelinde kanunlarin bir olmamasindan kaynaklanan yasadigi bir sorunla gormus oldum. Lina’ya eslik etmek icin polisleri beklerken bizi alikoyduklari icin uzuntu duyduklarini ifade eden muze yetkilileri, en azindan bize kucuk bir hediye vererek moralimizi duzeltmeye calisti. Sonrasinda pek de muze gezme hevesimiz kalmadigi icin cok daha fazla zaman kaybetmeden burdan ayrildik.


Hollanda’daki son gunumu bir yilimi ogrenci olarak gecirdigim Groningen’e ayirdim. Bu kucuk, soguk ve bisiklet dolu sehir biraktigimdan beri hic degismemis.. Zaten sehrin cogu kismi son 300 yilda hic degismise benzemiyor. Bisiklet kiralayarak butun sehri gezme fikri gayet iyi bir fikir olsa da, 3 yilin verdigi hafiza kaybi nedeniyle extra turlar atarak okulumu zar zor bulabildigimi soylemeliyim. Yurtta kaldigim sirada kat arkadasim olan Kristyle yaptigimiz bu turlar sirasinda, kendi yurdumuza da ugrayip ortamin degisip degismedigini kontrol ettik. Aslinda hersey ayni olmasina ragmen konustugumuz bir Alman bize bu sene hic de memnun olmadiklarini ve oldukca sikici bir yil gecirdiklerini anlatti. Sehrin en kosesinde onlarca fotograf cekildikten sonra bavulumu toplamak ve Istanbul’a dogru ertesi gun yola cikabilmek icin Amsterdam’a geri dondum.














Portekiz Turu (Turkish)




Portekiz Turu


Ispanya’ya kadar gelmisken Portekizi gormeden donmek olmazdi. Iber yarimadasinin Ispanya’ya gore oldukca kucuk olan bu ulke hakkinda daha once pek bilgim yoktu. ESN Izmir’deki baskanligim sirasinda Prag’da uluslararasi bir kongrede tanistigim sevgili Fatih’in daveti uzerine 36 saat da olsa Lizbon’u ziyaret etme firsati buldum. Ispanya’yla kiyaslamak gerekirse, gorunum olarak oldukca Turkiye ve Istanbul’ a benzeyen yapilarin yanisira cok daha enternasyonel bir ortamin oldugunu soyleyebilirim. Eski Portekiz somurgelerinden gelen farkli irklardaki binlerce insan bu ulkeye renk katmis. Her ne kadar yazilisi Ispanyolcaya oldukca benziyor olsa da Portekizce konusmalari anlamak neredeyse imkansiz gibi.
Lizbon’a geldigimde ilk dikkatimi ceken oldukca kucuk olusuydu. Haritada cok uzak gibi gorunen farkli semtlerin neredeyse tamami yurunebilecek mesafede. Istanbul gibi 7 tepe uzerine kurulmus olan bu sehir, yuruyerek etrafi gormek isteyen turistlerin isini zorlastirsada, hemen hemen her yone giden tramvay ve metro sayesinde gayet kolay bir sekilde ulasim saglamak mumkun. Oyle ki, cok sert yokuslara konan finukuler tramvaylar sizi buyuk bir yokus cikmaktan 1.4 euroya kurtarabiliyor. Ispanyaya gore daha fazla Ingilizce konusma orani oldugunu soylemek de mumkun.

Bar kulturu olarak kucuk publardan olusan caddelerin, ickilerini disarda icmeyi tercih edenlerle dolu oldugunu soyleyebilirim. Oldukca yogun olan bu sokaklarda her yastan insanlara rastlamak mumkunken, Fado denilen Portekiz muziklerinin calindigi restaurantlarda daha cok orta ve ileri yasta insanlar bulunuyor. Ayrica “hizli” gecelerin yasandigini da soylemek mumkun.



Ispanyol Meyhanesi (Turkish)

7 Haziran 2009, Saat 09:44, Iberia Lisbon-Madrid Ucagi


Son yazmaya baslamamdan beri 37 gun gectiginden olsa gerek Ispanya gezim boyunca ve sonrasinda ucakta yazma motivasyonu bulamadim. Oturdugum 5C numarali koltukta yolcularin yerlerine gecmelerini beklerken aklimda Amsterdam planlari yapiyorum. Ama daha onemlisi, gectigimiz 2 haftada 3 yeni buyuk sehir gormenin verdigi `neyi ne zaman yazsam` kararsizligi icindeyim. Bunun yanisira MBA programimi bitirmis olmanin verdigi huzur, is arama calismalarinin cok daha onemli bir hale gelisinden kaynaklanan kaygi dolu duygular icindeyim.


Ispanyadan baslamak gerekirse,
Ispanya, daha once bu kulturu Erasmus yaparken ve sonrasinda ESN’de tanimamdan kaynaklanan bir merak nedeniydi hep. Ancak Avrupa’nin en guney batisinda olusubu ulkeyi gezmem icin elimdeki sanslari azaltiyordu. FIU’daki MBA programinda Almanya – Brezilya ve Ispanya secenekler arasinda olunca bu firsati kullanmak istedim. Cok da iyi yaptigimi su anda anliyorum.


Oncelikle Madrid’in temizligi ve metro aginin sehrin her kosesine ulasir olmasinin beni etkiledigini soylemem gerekir. “Quero, Necessito” yla baslayan ultra baslangic seviyesindeki cumleler kurmaktan cok zevk aldigimi soylemeliyim. Ayni evde kaldigim digger 4 arkadsimdan ogrendigim basit fiillerle iki hafta hic sorun yasamadqn her isimi halledebildim. Su anda yanimda outran Ispanyol ciftin “Que tal?” vs. iceren konusmalarini dinlerken, hala bu dili anlamam icin onumde cok uzun bir yolun oldugunu anliyorum.


Madrid’de okudugum ESIC Business School’un ogretmen ve personelinin canayakinligi gormeye degerdi. Ispanyadaki ilk ders gunumuzde (derse gec kalma pahasina) bize kucuk bir Madrid turunun ardindan Ispanyol mutfagiyla dolu bir oglen yemegiyle karsilamalari cok hostu. Ilk kez ders alma firsati buldugum Ispanyol ogretmenin sicakkanli ve icerikten cok sonuc odakli oldugunu soyleyebilirim. “Ben sikildim, baska bir konua gecelim” darken sanki ogrencilerin zihnini okumasi da aklimda yer edicek anilardan.


Ilk haftasonu gittigimiz Barcelona, bende oldukca gelismis bir Bodrum yada Kusadasi izlenimi yaratti. Her ne kadar tarihi dokusu ve mimarisiyle anilsa da, plajlarin insanlari oraya cektigi bir gercek. Sehir merkezinde La Ramblas disinda hic bir yerde plajlardaki doluluk orani gozume carpmadi. Dar sokaklari, ve bu sokaklari daha da bogucu yapan dis balkonlara ilaveten camasirlarin disarda kurutulmasi, Turkiye’ye benzer bir hava yaratmis. Asiri derecede sicak bir havanin yarattigi atmosfer tam bir yazlik eglence yerine donusturmus bu sehri. Yanimda outran kadinin, onundeki kadinin koltuguna ayagini koymasi ve ondeki kadinin hostesi cagirarak sikayet etmesi cok hosuma gitti J Her ne kadar yanimdaki cift ben bunlari yazarken kvga ediyor olsa da, ucagin icinde beklerken sikilmamak icin yazi yazmam ve boyle olaylarla karsilasmam beni gulumsetiyor. Ucagin kalkisa gecmesinin sinyaliyle defterimi kapatiyorum…


Madrid’deki ikinci haftam ilkine gore oldukca karisikti. Kultur farkliliklari, bencillikler, ve dusuncesizlikler yuzunden ayni evde kaldigim sinif arkadaslarimda pek cok problem sezdim. Ben merkezli olmakla, baskalari icin bir sey yapmaktan zevk alma arasindaki ucurum, bazen suratimi asmak zorunda birakti beni. Ingiliz ogretmenin her zaman duymayi arzuladigim Ingiliz aksaniyla ders anlatmasi, okul hayatimin son haftasinda da (umarim) olsa hep istedigim bir seye kavusmanin mutlulugunu verdi. Ispanyadan ayrilirken geride pek cok degisik aniyla Portekiz’e dogru yola ciktim…